gezenadam.com
Flora    Patika    Gezi Notları   


 

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

Büyükada / İstanbul [Serdar Ölez]

 



Büyükada
Büyükada 9 adet adadan oluşan İstanbul Adalarının ilçe merkezidir. 5400 Km2 yüzölçümüne, 2000 yılı itibarı ile 7320 kişilik nufusa sahiptir. Bu nufus yaz aylarında 10 -15 katına kadar çıkmaktadır. Evlerin büyük çoğunluğu yazlık olarak kullanılmaktadır. İki tepeden oluşan Ada’nın kuzeyindeki İsa Tepesi (Hristos) 164 metre,güneyindeki Yüce Tepe (Aya Yorgi) ise 202 metredir.

İstanbul, Türkiye
Bayramın ardından ilk işgünü. Saat 8:30, İstanbul çoktan uyanmış. Okul ve resmi dairelerin bugün de tatil olması sokakları rahatlatmış görünüyor. Bostancı iskelesinin yakınındaki büyük otoparka arabamızı bırakıyoruz. İskelenin yanında uzanan kaldırımda balıkçılar sözleşmiş gibi bir elden tezgahlarını süslüyor. Birazdan kalkan, levrek, istavritlerin sergileneceği kırmızı ahşap tepsilere mazı dalları büyük titizlikle diziliyor.

İskeleye vardığımızda, şehir hatlarını ilk kez kullanacak taşralı vatandaş çekingenliği ile soruyorum:
- Büyükada`ya buradan mı bilet alacağım?
Gişedeki kız acemiliğimi anlamış bana üç jeton uzatıyor;
- Tanesi 2.80 YTL, ilk vapur 9:30da kalkıyor ve 10:05te Büyükada`ya varıyor. İlerideki turnikelerden geçerek vapura binebilirsiniz, diyor gülümseyerek.

İskelede simit yiyip, çay içerek bekliyoruz vapuru. Japon turistler misali çektiğimiz fotoğraflar bir film şeridi gibi birbirini takip ediyor. Hava serin ama hala güneşli, ön güverte yaklaşık yarım saatten sonra adadayız.

Ada İstanbul`un birkaç saat gerisinde, gün yeni doğmuş. İskelede İstanbul`a gitmek isteyen 8-10 kişi bizim vapurdan ayrılmamızı bekliyor. İskele 1914 yılında yapılmış, güzel bir mimarisi var, üzerinde kalan bir kaç çini işleme geçmişteki ihtişamı hakkında fikir veriyor insana. Dükkanların çoğu kapalı. Kiralık bisikletler yeni yeni kaldırım kenarlarındaki yerlerini alıyor. Kısa bir turdan sonra Fayton Meydanı`na gidip Aya Yorgi Kilisesine gitmek üzere anlaşıyoruz. Fayton seyahati atların arkasından yayılan, kendine özgü kesif ve sıcak koku dışında pek keyifli. Fayton bizi Birlik Meydanı`na kadar götürdükten sonra Bundan sonra yürüyeceksiniz, oraya atlar çıkmaz diyor. Kısa bir hayret ve tartışma ardından durumumuzu kabulleniyor ve yürüyüşe başlıyoruz. Sabah çiğinde arnavut kaldırımı taşlarından yapılı rampadan çıkış, bir kaç dinlenmeyle birlkte neredeyse yarım saati buluyor.

Rampanın sonunda Aya Yorgi Kilisesi tüm sıcaklığı ile buyur ediyor bizi. Kapıda kara kuru görevli çocuktan birer mum alıyor ve dileklerimizin gerçekleşmesi temennisi ile yakıyoruz birer birer. Kilise tüm güzelliğini koruyabilmiş. Duvarlar ikonlar ve tablolar ile süslü. Ortada ayinin yönetildiği mihrap, duvar kenarlarında ayine katılanların oturması için dar oturaklar sıralı. Her şey yerli yerinde, ama insanları, inananları eksik. Kimbilir ne güzellikler yaşanmış, ne dilekler dilenmiş, ne günahlar itiraf edilmiştir bu mekanda. Ama bugün yapayanlız bekliyor inanalarını. Çaresiz hüzün kaplıyor insanı birdenbire, düşünmeden olmuyor bugün onların nerede olduklarını. Kayıtlara göre ilk olarak 1751 yılında şapel ve dua mekanı olarak inşa edilmiş. Bugünkü çan kulesi ve hemen arkasındaki kesme taştan yapılmış olan kilise ise yeni Aya Yorgi Kilisesi olarak 1905 de inşa edilmiş, 1909 yılında da ibadete açılmış.

Aya Yorgi Kilisesinin batısından uzanan inişle tepeyi terketmeden önce dostlarımızın bulması ve anılarını işlemesi için kayalıklara bir de define gizliyoruz. İniş nispeten rahat oluyor. Birlik meydanında soluklanıp birer çay içiyoruz.

Sonraki hedef Rum Yetimhanesi, rakım 160m, eşekle seyahati bütçemize uygun bulmadığımız için yine yürüyerek koyuluyoruz yola. Bu kez rampa daha keyifli, eğim az, etraf olabildiğince yeşillik. Oyunlar oynaya oynaya, fotoğraflar çeke çeke ilerliyoruz. Ama yetimhaneye geldiğimizde şaşırıyoruz. Meğerse yetimhane ziyarete kapalıymış, onu parmaklıklar ardından seyrediyoruz sadece. Halbuki koridorlarda dolaşırken 100 yıl önce koşan çocukların seslerini, oyunlarını hissetmeyi hayal ediyorduk gelmeden önce. Bina bugünkü haliyle biraz ürkütücü, ahşap duvarlar zor ayakta duruyor, kaçınılmaz sonunu bekler gibi. Bina 1898 yılında bir Fransız şirketi tarafından otel olarak inşa edilmiş. Bahçe duvarlarının örüldüğü tuğlalar üzerinde hala imal edildikleri Fransız tuğla fabrikasının arması okunuyor. Yapının mimarı Alexandre Vallaury. Fransız asıllı bu mimar İstanbul`da doğmuş ve yaşamış. Yetimhane binası 26dönümlük bir alan içerisinde. Boyu 101m, yüksekliği araziye göre 22-24 m. arasında değişiyor. Çıkmalar, çıkma destekleri, pencereler, çatı Türk mimarisinin bütün özelliklerini taşıyor. Bu bina ahşap karkas sistemde bu büyüklükte yapılmış Türkiye`deki, belki de dünyadaki tek yapı. Bina otel olarak yapılmasına rağmen devletten izin alınamaması yüzünden çalıştırılamamış. Daha sonra bir zengin Rum aile tarafından satın alınarak Patrikhaneye bağışlanmış. Parikhane tarafından da yetim Rum çocukları için okul olarak kullanılmış. Ancak 1970’lerin başlarında bina boşaltılmış ve yaklaşık 30 yıldır boş olarak tutuluyor. Bahçe içerisinde dolanan deri ceketli, şehirli görünümlü beye içeriye nasıl girebileceğimizi sorduğumda yanıtı soğuk ve kesin oldu:
- Burası özel mülk, giremezsiniz! Çaresiz hayallerimizi yanımıza alıp yolumuza devam ediyoruz.

Yetimhaneden tekrar iskeleye dönerken karşımıza ilk olrak Hristos Manastırı çıkıyor. Manastırın aslı belki Bizanslılar dönemine dayanıyor, 1597 yılında ise Patrik Meletios Pigas tarafından yeniden kurulmuş. 6 Ağustos yortu günü, bir anlamda bağ bozumunu sembolize ediliyor. Eskden o gün gelen ziyaretçilere papaz tarafından üzüm ikram edilirmiş. Manastırın hemen yanında bir mezarlık uzanıyor. Mezarlığın sakinleri huzurun yanısıra görkem içerisinde yatıyorlar.

Sokaklarda tin tin dolaşan yüzlerce kedicikten birini sevmeye başladığımızda onlarcası beni de, beni de diye sarıyor hep etrafımızı. Adanın tüm sokaklarını ziyaret etmeye çalışıyoruz. Ama nafile bir günde hepsini gezmek mümkün değil. Çok keyifli bir gün geçirerek ayrılıyoruz Büyükada`dan, ama sözümüz söz, bir daha bir daha geleceğiz...

Serdar Ölez
Annem ve babamın 50.inci evlilik yıldönümüydü 13 Aralık 2008. Bayramda ailece İstanbul`da ablamlarda buluştuk. Fırsattan yararlandık Büyükada`yı da ziyaret ettik.






Yasal Uyarı Paylaşılan gezi notlarının tüm sorumluluğu ve Fikri Mülkiyet Hakkı paylaşımı yapan editöre aittir. GezenAdam internet sayfalarına ulaştığınızda, bu sayfalarda bulunan tüm yazılı, sesli ve görüntülü malzemeyi sadece kişisel kullanımınız amacıyla görüntülediğinizi kabul etmiş olursunuz. GezenAdam internet sayfalarında bulunan yazılı, sesli ve görüntülü malzemelerin tamamı ya da bir bölümü, GezenAdam'ın daha önceden yazılı izni alınmadan veya kaynağı belirgin ve bağlantılı olarak gösterilmeden kopyalanamaz, yayımlanamaz, hiçbir ortamda kaydedilemez, kamuya açık yerlerde gösterilemez, değiştirilemez ve uyarlanamaz. Editör bu yazıyı www.gezenadam.com web sitesinde yayınlayarak yazının yazar adı ve bu sayfa bağlantısı verilmesi kaydı ile diğer web sitelerinde yayınlanmasına izin verdiğini kabul etmektedir. Editör kendisine ait olmayan ve telif hakkı içeren veya T.C. yasalarına uygunsuz paylaşımlar yapamaz. GezenAdam şikayet postası almadığı sürece bu paylaşımları yayında tutacak ve içerik sorumluluğunu kabul etmemektedir. Bu paylaşımların içeriği ile ilgili uygunsuz bir durum olduğunu düşünüyorsanız lütfen Site Yöneticisine bildiriniz. Bildiriminiz en kısa sürede değerlendirilip size bilgi verilecektir.