Dubrovnik Seyahatnamesi

Budva & Kotor, Karadağ


Herşey Kaş´ta ev alamamakla başladı; arkadaş grubumuzla biriktirdiğimiz para o kadar azmış ki evden vazgeçilip payımız gelince, bununla ancak bir gezi yapılır, diye düşündüm. Yunan Adalarına veya Almanya´ya Bira Festivali´ne gitme fikrim, mevsimi de dikkate alarak Serdar´ın çok görmek istediği Dubrovnik´e gitme kararıyla sonuçlandı. Yunus´un gelemeyeceği anlaşıldı, evde yalnız kalma seçeneğini seçmesi düşündürdü ama o kadar büyüdüğü fikrine alışma sürecinden sonra İnternetten turlar incelendi, Pronto´ya karar verildi, ek uçuşlar ayarlandı veeee son dakikada bir iş çıkmaması için nefesler tutuldu. O kadar ki bavullar, Serdar Çarşamba akşamı işten geldikten sonra hazırlandı.

Perşembe sabahı erkenden İstanbul´a, birkaç saat havaalanında geçirdikten sonra Podgorica´ya yani Karadağ´a uçtuk. Küçücük, temiz, düzenli havaalanında rehberimiz Faruk (bir Boşnak) ve şoförümüz Sasha (bir Hırvat) bizi karşıladı. 10 kişilik mini turumuz Budva´ya doğru yola koyulunca Faruk, yörenin tarihini, coğrafyasını, tarih boyunca nasıl iç içe yaşadıklarını, birbirleriyle savaşlarını ve şimdiki sınırlarını fıkralarla süsleyerek anlatmaya başladı.

Budva´daki kale, taştan caddeler ve evlerden oluşuyor. Her yer gerçekten taş, kale surları içindeki bir tek ağaç, tur sırasında turistlere özellikle gösteriliyor. Muhteşem yapıların birçok fotoğrafını çektikten sonra deniz kenarında ilk öğle yemeğimizi yiyoruz, tabii ellerimizi Adriyatik´in temiz sularında yıkadıktan sonra. Sote ıspanak üzerinde ahtapot ızgara (muhteşemdi) ve sarmısaklı zeytinyağı soslu ızgara midye (çok kötüydü) ısmarlıyoruz, bunları yerken Faruk´un ısmarladığı kalamar tavada da gözümüz kalıyor. Ve tabii yerel bira tadımlarını da bu yemekle başlatıyoruz. İlki Nikšićko idi (tadı güzel, adı zor).

Kotor´daki kale de Budva´daki kadar taştandı. Kale surlarından girer girmez, rehberimizin deyişiyle, `Balkanların olmazsa olmazı´ çingene çocukları yanımıza geldi; yanımda bir kutu AÇEV naneli şekeri vardı. Epey gezip yorulunca bir yorgunluk kahvesi (tabii ki espressosu) içmek için bir sokak kafesine oturduk. Serdar kahve ve biraları görünce de birer de bira ısmarlamış, ikisi aynı anda geldi. Bu seferki Nik Dark ve Bavaria. Konuşarak biralarımızı yudumlarken kafenin bizim dışımızdaki tek müşterisi olan yalnız bir adam, kötü bir İngilizceyle Türk olup olmadığımızı sordu. `Evet´ deyince hemen `merhaba´yı yapıştırdı. Sonra aynı kötü İngilizceyle her gün televizyonda Türk dizileri seyrettiğini söyledi, arkasından `iyi günler, teşekkürler´i sıraladı. Bu sırada yanımıza gelen kafe sahibi, hemen konuya dahil olup `selamünaleyküm´ dedi. Gezimiz boyunca birçok insan aynı şekilde davranınca rehberimiz Türk dizilerinin orada çok popüler olduğunu, Ezel oraya gitse herkesin `havaalanına yıkılacağını´ söyledi. Sonradan Serdar´la kafedeki adama adres-telefon vermediğimize pişman olduk. Kaleden çıkarken çingene çocuklarından biri, mendilinin önünde uyuyakalmıştı.

Birinci günün sonunda, zorlu Karadağ-Hırvatistan sınır görevlilerini aşarak Dubrovnik´e, otelimize vardık. Odaya hızlı bir yerleşimden sonra otelde akşam yemeğimizi yedik. Hırvatistan´ın bir numaralı birası, cilveli ismiyle Ožujsko´nun eşliğinde Serdar kuşkonmaz ve prosciutto´lu risotto (çok güzeldi) yedi, ben de karidesli penne (pişman olup Serdar´ın yemeğinden otlandım).

Dubrovnick Seyahatnamesi (2inci bölüm)

Şule Ölez





Creative Commons Lisansı Kim bu gezenadam


.